Bir York test ve diyetinin hikayesi

Nevin, 05/03/12

York test nedir? Her gıda proteinden oluşmaktadır aslında. Sindirim sistemimiz bu proteinleri parçalayarak bağırsaklardan emilebilir aminoasitlere dönüştürmektedir. Ancak bazen, bazı bünyelerde bu parçalanma işlemi yapılamaz ve bu proteinler kana bir bütün olarak karışır. Bedenin tanımadığı maddeler olarak algılanırlar. Asıl savaş işte şimdi başlar. Yabancı madde muamelesi gören bu proteinleri zararsız hale getirmek için savunma mekanizması antikor hücre üretimini artırır. Fazla mesai yapan bedenimiz de rutin işlerini yerine getiremez olur. Biraz dramatik oldu ama benim gıda intoleransı denen şeyden anladığım budur. Sürekli olarak antikor üretip savaş durumunda alarmda kalan hücrelerimiz de bir süre sonra her şeye aynı tepkiyi vermeye başlar. Bu nedenledir ki önüne geçilememiş bu hassasiyetlerin sayısı hızla artar, tıpkı bende olduğu gibi.

Testi yaptırmak çok kolay. Nerede olursanız olun, kargoyla bir kit geliyor elinize, talimatları izleyerek kan örneğinizi kendiniz alıp, kargoyla geri yollayabiliyorsunuz. Kan örneği almak da çok kolay, lisede bile biyoloji dersinde kan grubumuza kendimiz bakmış, parmacıklarımızı delmiştik. Aynen öyle parmaktan azıcık kan almak yetiyor.

Asıl zorluk test sonuçları gelince başlıyor. Kanda yükselen antikor değerlerine bakarak belirleniyor sonuçlar. Her gıdanın proteinine verilen tepki ölçülüyor ve derecelendiriliyor. Bazı gıdalara karşı hassasiyet kesin olarak tanımlanırken, bazı gıdalar risk sınıfında değerlendiriliyor ve tüketiminin mümkünse azaltılması öneriliyor. Kırmızı gıdalar yasak, sarı gıdalar azaltılsa iyi olur, yeşiller ise pek tabi ki serbest. Kırmızı gıdalar yarattıkları etkiye bağlı olarak da 1 den 4 e kadar dereceleniyor.

İşte benim test sonucum.

Kırmızı: Çavda, glüten, yulaf (buğday ve arpa da glütenden dolayı bu sınıfta yer alıyor); İnek sütü; Havuç; Ananas; Kaju; Susam, Maya, Ayçiçeği çekirdeği

Sarı: Karabuğday, Mısır, Akdarı, Pirinç; Yumurta sarısı; Somon/Alabalık; Mantar, ıspanak; Kivi, kavunlar, zeytin; Acı biber; Kola cevizi.

İlk bakışta zor görünmüyor olabilir, ancak dışarıdaki tüm yemekler Ayçiçek yağıyla yapılıyor. Tereyağı yok, hatta zeytin ve yağı mümkünse az tüketilsin dendiğinde zorluk başlıyor. Bir diğer sorun da tahıl grubu. Güvenli tüketebileceğim bir tahıl grubu yok. Pirinç ve mısırı az tüketmem gerekiyor. Diğer zorluk da bu oldu.

Günün en zor öğünü kahvaltı. Glütensiz undan ekmek yapmayı başaramadım bir türlü. Maya da yasak olunca, kabartma tozu ve ekmek sodasıyla ekmek yapmayı başaramadım. Kete benzeri, merdaneyle açılan hamurlardan kahvaltılık yaptım bir dönem, keçi sütünü limonla kestirip yaptığım peynirimsi de idare etti bizi bir süre.

Evde yemek yapmak kolay. Fındık yağıyla gayet güzel oldu yemek ve salatalar, zeytinyağılar da havuçsuz pişti. Makarnam mısırdan üretilmiş glütensiz makarna. Pilavlar arpa şehriyesiz.

Asıl mesele tatile gittiğimizde neler olacağıydı. Neyse ki Hindistan ve Nepal pirinç tüketiminin ağırlıklı olduğu ülkeler. Hiç zorlanmadım istediğim gibi beslenme konusunda. Ayçiçek yağı olmadığı varsayımıyla yedim yemekleri. Un çok kullanılan bir şey değil, bizdeki gibi yemeğe, çorbaya katık olsun diye de eklenmiyor. Pirinç ana karbonhidrat tüm yemeklerde. Yurtdışındayken, diyetimde özellikle glütene sadık kalmaya karar vermiştim. Ama genel olarak çiğnemedim yasakları. Kahvaltımda gelen erimiş peyniri, tobleronlarımdaki sütü ve yak peynirini saymazsak tabi ki. Sarı gıdaları her gün tükettim ama. Özellikle pirinç ve yumurta. Özellikle Nepal’de farklı bir yemek düzenimiz oldu. Benim kahvaltım:  Sabah çift taraflı kızarmış iki yumurta, patates sote (soğan, sebze ve köriyle kavrulmuş haşlanmış patates) ve kahve. Sonra belki gün içinde birkaç muz. Akşam 4-5 gibi de akşam yemeği. Bazen etli, sezbeli, patates kızartmalı, bazen de Güney Hint mutfağından, uttapam veya sebzeli pilav.

Günde iki öğün yemenin, acıkınca yemek yemenin, yemeği fazla kaçırmamış olmamın verdiği hafifliği şimdi anlıyorum sanırım.

6 ay sonraki sonuç: 12 kg verdim, kalori hesabı yapmadan. Gaz şikayetlerim tümüyle sona erdi, bağırsaklarım düzene girdi, kabızlığım sona erdi. Karnım şişmez oldu, çok eskiden olduğu gibi dümdüz oldu. Yüzümde egzamalar güneşe maruz kalmış olmama rağmen oluşmadı. Romatizmal ağrılarımın nerdeyse tümüyle kesildi. Ruhsal olarak bile daha iyi hissettim kendimi. Kolesterolümü ölçtüremedim ama 3,5 ay sonunda yaptırdığım tahlilde SGK’nın ilaç ödemeyeceği düzeylere gerilemişti zaten. Yıllardır ilaç kullanmadan bu seviyeleri görememiştim.

Peki şimdi: 3 haftadır bozmuş bulunuyorum diyeti. Şişlik, hazımsızlık, gaz, kabızlık geri geldi. Egzamalarım belirdi, geçti diye sevindiğim omzum ağrımaya, ellerim sabahları katılaşmaya başladı. Yani sil baştan, başa geldik. Kilo almaya bile başlamış olabilirim.

Ne olacak peki? Yıllardır doktor doktor, sayısı durdukça artan sağlık emarelerime çare aradım. Yakınımdakiler “Ama sen de çok araştırıyorsun o yüzden çıkıyor bunlar, biz de baktırsak neler çıkacak.” deyip durdular. Ama ben 34 yaşında tüm bunların benim paranoyam olmayıp tek bir kaynaktan beslenebileceğini keşfediyorum. Azalan kemik yoğunluğu, hormonal sorunlar, alerjiler, sindirim sorunları, yükselmiş tiroit antikoru, ne yaparsam yapayım azalmayıp gram gram artan kilolar, bitmeyen ruhsal iniş-çıkışlar ve “Dur bir dakika, bu normal değil” dedirten romatizmal ağrılar. Senelerce kimisine bir daha gitmediğim, kimini de çok sevdiğim doktorlarım oldu ama hiç biri şüphe etmedi bu durumdan. Ama ben tüm benliğimle hissediyorum sorunun glüten olduğunu. 3 ay kadar glütenle beslenmeye devam edip, bu gıdaya karşı alerjim var mı diye baktıracağım. Çölyak hastalığı yukarıda saydığım sorunların tümünü içine alıyor. Sorunumun kaynağının ne olduğunu kesin olarak bilmek için de bu testi yaptırmam gerekiyor.

Çölyak tanısı olsa da olmasa da biliyorum ki glutensiz beslenme bana çok iyi geldi. Belki inek sütü ve maya tüketmeyişim de etkili iyi hissetmemde. Bunu zaman ve denemeler gösterecek.

Pek çok sağlık sorununda psikolojik deyip çıkılıyor işin içinden. Doğruların mutlak olduğuna olan inançtan da aynı diyet reçeteleri herkese öneriliyor. Ben artık gülüyorum bunlara. Günde sekiz öğün yemek yemek, mutlaka süt ve süt grubu tüketmek, her öğünde tahıl yemek, az pirinç, az patates, az yağ, az yumurta benim için geçerli değil artık. Çok eskiden nasıl besleniyormuş insanlar, bunu anlamaya çalışıyorum ve bu tüketim çağında olabildiğince ilkel beslenmeyi hedefliyorum.

Test yaptırmadan ve hatta yaptırdıktan sonra çok tereddüt ettim. Ama şimdi ne iyi etmişim de bu testi yaptırmış ve tüm zorluklarına göğüs gerip diyeti uygulamışım diyorum. Kendini iyi hissetmenin, gerçek anlamda iyi hissetmenin ne demek olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum.

Ayakkabılarım?

Nevin, 29/01/12

Ah güzel anneciğim. Senelerce akladın pakladın bizi, bembeyaz, mis kokulu çarşaflara yatırdın, bembeyaz, ütülü iç çamaşırları giydirdin. Ama anladım ki böyle beyaz beyaz gezer insanlarına göre değil.

Çamaşır yıkadım da bugün elde. Çitile çitile beyazları bitiremedim. Şaka bir yana ne kadar torpak rengi o kadar iyi. Çamur akıyor bazen yıkadığım çoraplardan. Çamaşırhaneler var elbette ki ama elektrik kesintisi her gün olunca çamaşırlar ertesi güne kalıyor. Ben yıkayınca da aynı oluyor zaten.

Bandipur dönüşü, sıcak su sorunu yaşadığımız için (ihmalkarlık aslında) başka bir yerde kalmaya karar vermiştik. Sabah erken uyandık, pırıl pırıl bir hava, pus çökmemiş henüz, Annapurnalar görünüyor, kahvaltı ve uçuş bizi bekliyor. Giyindik çıkacağız, Yiğit “Ayakkabılarım yok” dedi. Nasıl yani? Akşam odanın önüne havalansın diye bir iki parça giysimizi ve paspasın üstüne ayakkabılarını koymuş. Ayakkabılar yok. Yöneticiye söylediğinde de “ Pek şaşırmış gibi halleri yoktu, bir şeyler dediler, bulacağız filan dediler.” diye geldi geri.

Ama saat işliyor. Kahvaltıya gidip geldik. French press kahve yapan uygun fiyatlı bir kahve veren bir kafe bulduk, cici sevimli bir yer. Ekmeği kokladım bugün. Mis gibi mayalı mayalı, bizim ayvalık tost ekmeğine benzeyen. Nasıl özledim. Mis gibi ekmeği, yumurtalı ekmeği, kaşarlı tostu, 5 ay oldu yemeyeli….Kahvaltı demiştim en son…

Özetle, Yiğit’in ayakkabılarının, muhtemelen, pansiyonun aklı biraz yerinde olmayan sahibinin aldığını, teknesine gittiği için öğlen geleceğini öğrendik. Uçuş? Ödünç ayakkabılar verdiler uçuşu kaçırmayalım diye. Ah annelerimiz bizi görseler ne derlerdi acaba? Ayakkabılar giyilmiş, toz toprak içinde odanın önünde bekliyordu döndüğümüzde.

Bugün az daha bir kazaya şahit olacaktım. Son ama gerçekten son anda kurtardı pilot. Asimetrik, asimetrik spiral, spiral ve belki birkaç metreyle sıyırdı tepedeki ağaçları. Termikler zaten can pazarı. Üst gruptakiler sağdan dönüyor, 10-15 metre altındaki grup soldan, bir alttaki ben nerden dönsem acaba? Termiğin ortasından transit geçen Japon Amcaya (yaş itibariyle gerçekten amca) korna mı bassam, termiği dar ve etkili dönmeye çalıştığımda karşıya karşıya geldiğim tandemleri ne yapsam acaba? Zor valla.

Bandipur…Zamandan bir an gibi…

Nevin, 28/01/12

Uçuşa birlikte çıktığımız tandem şirketinin penceresinde gördüğümüz bir listeye dahil olup, Nepal’de görebileceğimiz en güzel yerlerden birine geldik: Bandipur. 16 pilot ve malzemeleri, 4×4 bir ciple, kah inerek kah tırmanarak 2 saat gibi bir sürede, Pokhara – Kathmandu anayolu yakınındaki köye geldik. Bandipur, bir Newari köyü. Yıllar öncesinden beri Tibet’e giden ticaret yolu üzerinde bir durakmış. Hollywood setlerinden fırlamış gibi duran bu köyü görünce gözlerim yerinden fırladı benim de. Newari evleri, ki içlerinden birinde yatağıma oturmuş, turuncu tuğlaların yansımasında yazıyorum yazımı, inanılmaz güzel. Kaçkar’da kaldığımız konak geliyor aklıma. O kadar benziyor ki hislerim o zamankine. Pencereden uçsuz bucaksız yeşil her yer ve ahşap sütunlar, balkon-pencereler. Dükkanlarına bayılıyorum bu güzel evlerin. En alt katlarındaki ön cephe açılır kapılardan oluşuyor ve kepenk kaldırır gibi açılıyor tüm kapılar. Dükkanla sokak birleşiveriyor. Hele bir de güneş alan taraftaysa dükkan, önünde oturan birileri hep oluyor. Nepal’de kadınların rengi kırmızı, hem de öyle bir kırmızı ki, takılıyor gözüm parlaklığına. Parlak, cart kırmızı. Sonra mavi var, parlak masmavi boyalı evler, pencereler. Sürmeli bebekler var bir de, kocaman gözleri sürmeyle daha da büyüyor sanki.

Uzun bir cadde boyunca iki taraflı evlerden oluşuyor köy, sokak büyük dümdüz taşlarla döşenmiş, araç girişi yok, bisiklet bile, ses yok, egzoz yok, toz yok. Akşam erkenden kapanıyor pençeler, ışıklar azalıyor, sesler kesiliyor. Köpekler bile sesini çıkarmıyor güneş battıktan sonra. Öyle film karesi gibi bir yer.

Bandipur yakınlarındaki Dumre’de bu yıl ilki düzenlenen bir festival için geldik buraya. Blue Sky da Bandipur bölgesinde yeni başlattığı uçuşları için stand açmış festivalde. Bizler de festivalin hemen arkasında bulunan alana indik.

Bandipur’da uçuş daha çok soaring özellikli. Arasıra termikler de olmuyor değil ama rüzgarın şiddetinden pek dönülebilir halleri kalmıyor. Köyden 15 dakikada, çok da dik olmayan bir patikadan yürüyerek take offa geliniyor. Dimdik bir sırt güneye bakıyor. Burada irtifa alıp, basıp gittik birkaç kilometre geride bulunan Dumre’ye. Arada bastırıcılar inanılmazdı (yarım speedden fazla basmama rağmen -5 m/s; gps’ e göre -6,8 m/s) ama yine de yeterince iyi bir irtifa ile geldik hepimiz inişin üzerine. Başta epey tereddüt duyduk Yiğit’le. Ama sonunda gitmeye karar verip, gittik. 3 seçeneğimiz vardı: güneye inip, malzemeli trekking yapmak, take offa top landing yapmak, transfer sorunu olmayan festival alanına inmek. Bazen çözüm kendiliğinden geliveriyor… Şundan bahsetmeden geçmek olmaz: Festivale katılan pilotların, Pokhara- Bandipur transferlerini yapmanın dışında, bize harçlık da verdiler. Hem de burada kaldığımız sürece yapacağımız harcamalarını epey karşılayacak kadar. Böyle güzel bir yere gelmek ve uçmak için sponsor olmuş oldular bize.

Bugün son bir uçuş daha yapıp Bandipur’da Pokhara’ya geri döneceğiz… Bu sefer Green Wall’a gidebilmek umuduyla…. Green Wall da mı ne? Bir sonraki konu da o olsun o zaman…

Yırtıcı kuşlarla uçmak

Nevin, 22/01/12

İki gündür patlamamak için kazınıp duruyorum. Kazınmak dediğim de cesaret edip tepeye biraz daha yakınlaşmak. Sonucunu alıyorum da. Kalkıştan hemen sonra nedense hemen termiğe giremiyorum. Biraz dolandıktan sonra, bugün epey dolandım, bulduğum bir termikle yukarı çıktım.

Uzunca bekledik bugün take-off’ta. Kalkan take-off’un hizasını bulursa şanslıydı. Gökyüzü sirrus bulutlarıyla kaplıydı. O kadar ki bir ara gölgede kaldık. Tüm termikçi ve krosçular tepeye tünemiş bekledik. Sonra gökyüzündeki bulutlar dağılıverdi. Fena bir gün olmadı yine.

İki gündür Parahawking yapılıyor. Mısır akbabaları kullanılıyormuş. Öğrenme ve uyum sağlamaları diğer yırtıcılara oranla daha iyiymiş. Çirkin, güzel bir şey, çok büyük değil. Bembeyaz, kafatası küçücük, tüysüz; hemen boynundan sonra da, rüzgarda kirpi dikeni gibi dikilen tüylü.

İki gündür (3 etti sanırım iki gündürler:)) yırtıcılarla uçuyorum. Uçmak dediğimin şakası yok. 1-2 m altımdan, sağımdan, solumdan, kanadımın üstünden geçip duruyorlar. Termikte karşı karşıya geldiğimiz de oluyor. O kadar büyükler ki ürperiyorum. Daha önce de görüp emin olamamıştım ama bazı kanatları (sanırım aynı kanattı veya aynı renkti) taciz ediyorlar. Bugün çok net tanık oldum. Birlikte termik dönüyorduk, fıstık yeşili (Gin yeşili) kanat, hemen sol altımdaydı, kanadına konup durdu bir tanesi. Kondu uçtu döndü bir tur tekrar kondu. Buraların kralı benim der gibi.

Pek çok tür var aslında, ayırt edemiyorum. Çoğunun akbaba olduğunu söylüyorlar (vulture). Kartal ve şahin de var. Kanat yapıları çok farklı olan. Bazen 3 farklı kuşla aynı anda uçabiliyor insan. Nesilleri tehlike altında. Veteriner ilacı olarak da kullanılan Diclofenac (pek bir tanıdık geldi ismi) inek ve diğer hayvanların leşlerini yiyen akbabaları zehirleyerek ölümlerine yol açıyormuş. % 99 gibi bir tükenme orandan bahsediliyor. İnanılmaz.

İlaç ve plastik, buraların katili gibi. Doğanın kendi doğal sürecine dahil olamayanlar kendi hükümranlıklarını kuruyor. Bugün araçla tepeye çıkarken, yol kenarında çok çarpıcı bir “fotoğraf” gördüm (çekemediğime hayıflanacağım bir kare olacak sanırım bu). Yolun hemen altından dere geçiyor ve az ilerisinde bir köprü, köprünün üstünde kırmızlar içinde bir kadın, köprünün altında ise plastik yığınından bir örtü, şişeler, poşetler, bardaklar, yiyecek kapları, kağıtlar. Erimeyecekler ve eriyemecekler….

Sıcak çok sıcak…

Nevin, 19/01/12

Aaaaah, sıcacık güneş ellerimi, ayaklarımı, sırtımı ve yüzümü ısıtıyor. Terasta oturmuş inen paraşütlere bakıyorum. Sürekli bir iç ses yazı yazıyor zihnimde. Kağıt kalemimi eksik etmeliyim bu günlerde.

Günün tek patlağı olarak erkenden iniş alanında buldum kendimi. Dünkü güzel, bol termikli uçuştan sonra tam bir hayal kırıklığı. Hele bir de arkamdaki herkesin bulut tabanında olduğunu görmek iyice moral bozucu. Sürüsünü kaçırmış bir göçmen kuş gibi hissediyorum kendimi.

Agra – Varanasi arasındaki trende herkes günlük yazıyordu. “Benim bloğum var, bilgisayarımı açar yazımı yazarım.” Ama sanırım çok özlemişim kalemi kağıdı. Şimdi kelimeleri boncuk gibi diziyorum defterime, güneşin altına oturmuş, gözlerimi bile kısabiliyorum kalemimim yazmaya devam ederken. İniş alanında otururken bir sürü şey geçti aklımdan, uçup gittiler tabi anın tazeliğiyle. Oysa yazmak da birmeditasyon benim için. Ara sıra gözlerimi kapatıp, rüzgarın saçlarımı yüzüme sürmesine izin veriyorum tatlı tatlı.

Burada pek çok yırtıcı kuş var. Sayıları da epeyce fazla. Erkenden başlıyorlar termikleri göstermeye, dönüp dönüp duruyorlar, kanatlarını çırpmadan. Başını kaldırıp bakınca mutlaka birkaç tane görüyor insan. Bir gökyüzü insanı için ne muhteşemdir o kanatlar. Renk renk paraşütlerin arasına dalıyorlar, oyuna dahil olur gibi.

Uçmak? Sık sık soruyorum bu soruyu kendime. Uzun bir ara verdiysem hele hemen başlıyor içimdeki küçük kadınlar kavgaya (Bakınız: Elif Şafak, Siyah Süt) biri sağlık sorunlarımdan besleniyor, biri yaşlanıyorsun diyor, biri de tutturmuş bir mütevazı tarz “hırslı bir insan değilsin ki ondan oluyor” diye mazeretler uyduruyor. Ama öyle biri var ki beni bilen, işte o havada tutuyor beni. Pek çok zaman yalnız kaldığından tereddüt ediyor o da, ama sonuçta her bir kolon çekişimde, her bir termik vuruşunda “ kaçırma bunu” diye dürtüyor beni hala.

Eckart Tolle’un bir kitabında okumuştum, insanların doğa sporlarına neden düşkün olduklarını. Çünkü anda kalmak gerekiyor. Meditasyonla ulaşılmak istenen o yere, şu ana bakabilmek gerekiyor. Doğa tehlike ve bilinmeyenlerle dolu olduğundan bizi sürekli tetikte olmaya itiyor. Zihnimizdeki bıdı bıdılara yer bırakmadan. Sadece şimdiye, şu ana ve belki de en fazla on saniye sonrasına yer var. Bu yüzden işte tüm içsel kavgalar.

Sıcacık güneş. Yanaklarım alev alev. Depoluyorum sanki ısıyı. Mutluluğu ve huzuru da depolayabilir mi insan istese? Kim bilir? Sanırım unutmak gibi hatırlamak da insana bahşedilen bir nimet.

Sol fren çek, bırak, ağırlık sağ tarafa. Sağ fren çek, bırak, ağırlık sola. Sol fren çek …..

Önceki »

Galeriden seçmeler

Get the Flash Player to see the slideshow.

Kategoriler

Arşiv