Yırtıcı kuşlarla uçmak

Nevin, 22/01/12

İki gündür patlamamak için kazınıp duruyorum. Kazınmak dediğim de cesaret edip tepeye biraz daha yakınlaşmak. Sonucunu alıyorum da. Kalkıştan hemen sonra nedense hemen termiğe giremiyorum. Biraz dolandıktan sonra, bugün epey dolandım, bulduğum bir termikle yukarı çıktım.

Uzunca bekledik bugün take-off’ta. Kalkan take-off’un hizasını bulursa şanslıydı. Gökyüzü sirrus bulutlarıyla kaplıydı. O kadar ki bir ara gölgede kaldık. Tüm termikçi ve krosçular tepeye tünemiş bekledik. Sonra gökyüzündeki bulutlar dağılıverdi. Fena bir gün olmadı yine.

İki gündür Parahawking yapılıyor. Mısır akbabaları kullanılıyormuş. Öğrenme ve uyum sağlamaları diğer yırtıcılara oranla daha iyiymiş. Çirkin, güzel bir şey, çok büyük değil. Bembeyaz, kafatası küçücük, tüysüz; hemen boynundan sonra da, rüzgarda kirpi dikeni gibi dikilen tüylü.

İki gündür (3 etti sanırım iki gündürler:)) yırtıcılarla uçuyorum. Uçmak dediğimin şakası yok. 1-2 m altımdan, sağımdan, solumdan, kanadımın üstünden geçip duruyorlar. Termikte karşı karşıya geldiğimiz de oluyor. O kadar büyükler ki ürperiyorum. Daha önce de görüp emin olamamıştım ama bazı kanatları (sanırım aynı kanattı veya aynı renkti) taciz ediyorlar. Bugün çok net tanık oldum. Birlikte termik dönüyorduk, fıstık yeşili (Gin yeşili) kanat, hemen sol altımdaydı, kanadına konup durdu bir tanesi. Kondu uçtu döndü bir tur tekrar kondu. Buraların kralı benim der gibi.

Pek çok tür var aslında, ayırt edemiyorum. Çoğunun akbaba olduğunu söylüyorlar (vulture). Kartal ve şahin de var. Kanat yapıları çok farklı olan. Bazen 3 farklı kuşla aynı anda uçabiliyor insan. Nesilleri tehlike altında. Veteriner ilacı olarak da kullanılan Diclofenac (pek bir tanıdık geldi ismi) inek ve diğer hayvanların leşlerini yiyen akbabaları zehirleyerek ölümlerine yol açıyormuş. % 99 gibi bir tükenme orandan bahsediliyor. İnanılmaz.

İlaç ve plastik, buraların katili gibi. Doğanın kendi doğal sürecine dahil olamayanlar kendi hükümranlıklarını kuruyor. Bugün araçla tepeye çıkarken, yol kenarında çok çarpıcı bir “fotoğraf” gördüm (çekemediğime hayıflanacağım bir kare olacak sanırım bu). Yolun hemen altından dere geçiyor ve az ilerisinde bir köprü, köprünün üstünde kırmızlar içinde bir kadın, köprünün altında ise plastik yığınından bir örtü, şişeler, poşetler, bardaklar, yiyecek kapları, kağıtlar. Erimeyecekler ve eriyemecekler….

Sıcak çok sıcak…

Nevin, 19/01/12

Aaaaah, sıcacık güneş ellerimi, ayaklarımı, sırtımı ve yüzümü ısıtıyor. Terasta oturmuş inen paraşütlere bakıyorum. Sürekli bir iç ses yazı yazıyor zihnimde. Kağıt kalemimi eksik etmeliyim bu günlerde.

Günün tek patlağı olarak erkenden iniş alanında buldum kendimi. Dünkü güzel, bol termikli uçuştan sonra tam bir hayal kırıklığı. Hele bir de arkamdaki herkesin bulut tabanında olduğunu görmek iyice moral bozucu. Sürüsünü kaçırmış bir göçmen kuş gibi hissediyorum kendimi.

Agra – Varanasi arasındaki trende herkes günlük yazıyordu. “Benim bloğum var, bilgisayarımı açar yazımı yazarım.” Ama sanırım çok özlemişim kalemi kağıdı. Şimdi kelimeleri boncuk gibi diziyorum defterime, güneşin altına oturmuş, gözlerimi bile kısabiliyorum kalemimim yazmaya devam ederken. İniş alanında otururken bir sürü şey geçti aklımdan, uçup gittiler tabi anın tazeliğiyle. Oysa yazmak da birmeditasyon benim için. Ara sıra gözlerimi kapatıp, rüzgarın saçlarımı yüzüme sürmesine izin veriyorum tatlı tatlı.

Burada pek çok yırtıcı kuş var. Sayıları da epeyce fazla. Erkenden başlıyorlar termikleri göstermeye, dönüp dönüp duruyorlar, kanatlarını çırpmadan. Başını kaldırıp bakınca mutlaka birkaç tane görüyor insan. Bir gökyüzü insanı için ne muhteşemdir o kanatlar. Renk renk paraşütlerin arasına dalıyorlar, oyuna dahil olur gibi.

Uçmak? Sık sık soruyorum bu soruyu kendime. Uzun bir ara verdiysem hele hemen başlıyor içimdeki küçük kadınlar kavgaya (Bakınız: Elif Şafak, Siyah Süt) biri sağlık sorunlarımdan besleniyor, biri yaşlanıyorsun diyor, biri de tutturmuş bir mütevazı tarz “hırslı bir insan değilsin ki ondan oluyor” diye mazeretler uyduruyor. Ama öyle biri var ki beni bilen, işte o havada tutuyor beni. Pek çok zaman yalnız kaldığından tereddüt ediyor o da, ama sonuçta her bir kolon çekişimde, her bir termik vuruşunda “ kaçırma bunu” diye dürtüyor beni hala.

Eckart Tolle’un bir kitabında okumuştum, insanların doğa sporlarına neden düşkün olduklarını. Çünkü anda kalmak gerekiyor. Meditasyonla ulaşılmak istenen o yere, şu ana bakabilmek gerekiyor. Doğa tehlike ve bilinmeyenlerle dolu olduğundan bizi sürekli tetikte olmaya itiyor. Zihnimizdeki bıdı bıdılara yer bırakmadan. Sadece şimdiye, şu ana ve belki de en fazla on saniye sonrasına yer var. Bu yüzden işte tüm içsel kavgalar.

Sıcacık güneş. Yanaklarım alev alev. Depoluyorum sanki ısıyı. Mutluluğu ve huzuru da depolayabilir mi insan istese? Kim bilir? Sanırım unutmak gibi hatırlamak da insana bahşedilen bir nimet.

Sol fren çek, bırak, ağırlık sağ tarafa. Sağ fren çek, bırak, ağırlık sola. Sol fren çek …..

Nepal’de ilk günler…

Nevin, 16/01/12

Hindistan’da bulunduğumuz yerlerden sonra tertemiz geldi şehir gözüme. Daha Nepal sınırını geçince farklılaştı yapılar, insanlar, coğrafya. Her yerde çalı minesi var ama. Akdeniz’de de bolca bulunan, pek sevdiğim. Burada mevsimler farklı gerçekten de. Doğaya bakınca görüyorum içindeki ritmi. Bizim oralarda hayvanlar kışı geçirmek için hazırlanmış, yavrular kışa dayanmak için az biraz büyümüş. Oysa buralarda yeni doğuyor, oğlaklar, buzağılar, maymunlar, civcivler ve diğerleri. Hepsi yağışlı muson mevsimine hazır olmak için güneşli kuru mevsimde doğuyor olsa gerek. Doğanın şaşmaz saati, tik tak, tik tak.

Kathmandu’da kaldığımız yer şehrin turistik yeri olan Thamel’in içinde. Gelir gelmez kanım kaynıyor, her yerde sevdiğim tarzda dükkanlar: keçe, yünler renk renk ve her yerde şarkı söyleyen kaselerim benim. Ruhuma dokunan, tınıları içimi huzurla dolduran. Cihangir Yoga’dayken dersin sonundaki Savasanadan, bu, uzaktan gelir gibi başlayıp, yakınlaşan ve tenime, sonra da içime işleyen sesle geri dönerdim dünyaya, titreşimlerini her bir hücremde hissederek. Geçtiğimiz yıl arkadaşlarım bana bir singing bowl getirmişti buralardan ama ellerim gözlerim bir bağımlı gibi dokunmak istiyor, kulaklarım duymak istiyor.

Şehrin her yeri tapınak ve sunakla dolu. Budist tapınakları bir birbirine benziyor yapı olarak. Buda görseydi bu günleri ne düşünürdü merak ediyorum. Buda ve aydınlanmasıyla ilgili ilk öğrendiklerimden sonra Budizm diye bir dinin olmadığına karar vermiştim. Nitekim daha sonra Buda’nın da en önem verdiği şeyin bu olduğunu düşünüyorum. “Tanrı ve varlığı bağlılığı sunar, oysa hiçbir şeye bağlı olmadan yaşanabilirse aydınlanma mümkün olabilir. Bunu ne ben ne bir ibadet şekli size sağlayabilir. Benim söylediklerimin bile anlamı yok.” Dediğini duyar gibiyim. Bir farkına varış ve tüm bağlardan kurtulma.

Odada ısıtma yok. 10 C civarında ısı. Elektrikler gün içinde düzenli olarak kesiliyor ve sıcak su da olmuyor. Onun dışında hiç çıkasım gelmiyor sıcacık duştan.

Midem Hindistan’daki kadar rahat değil. Hafif ve az ve vejetaryendi beslenmem, buralarda daha batıyla birleşmiş mutfaklar, daha turistik. Gerçi bir momo var ne yazık ki yiyemediğim, gözüm kaldı diyebilirim. Büyük mantı düşünün, buharda haşlanmış, içi sebze veya tavuk olabiliyor. Epey güzelmiş Yiğit dediğine göre, ben görselliğine 10 puan verebiliyorum. Soğukla bişleşince midem kaynıyor arada bir.
İnternet pek çok kafede var, tabi elektrikler olduğu sürece. Hava gündüz sıcak ve güneşli, geceleri epey soğuk oluyor. Hava kirli ama Agra ve Varanasi’deki kadar değil. Yine de egzozdan kaçan benim için kabus olabiliyor. Olympos’ta bayram günü yola yakın olan hamakta oturmuş kitabımı okuyordum, yoldaki trafikten egzoz kokusu duyulur oldu, kaçıvermiştim hemen. İstanbul’dan uzaklaşmak için en önemli sebeplerden biriydi egzoz. Mutlaka maske takmak gerekiyor ve varsa alerji atakları için gerkli ilaçlar. Ecza alışverişini yaparken abarttık mı diye düşünmedim değil ama sanırım her şey kararında.

Kathmandu outdoor malzeme cenneti gerçekten. Her köşede bir dükkan, taksicisinden esnafına kadar her kes North Face ceket giyiyor.
3 gece Kathmandu’da kaldıktan ve bir sabah erkenden Pokhara otobüsüne bindik. “Tourist Bus” denince hah dedim bu ısınır herhalde. Ama yok ben bu bir ayı böyle geçireceğim belli ki. Beni de soğukla sınıyor sanırım.

Nepal dağlar, yamaçlar, nehirler ülkesi. Nehir boyunca, kah aşağı kah yukarı ilerledik. Pazar günü ulusal yıkanma günü olsa gerek (biz de eskiden ritüel gibi her Pazar yıkanmaz mıydık?) Her yerde nehirde çamaşır yıkayan, çocuklarını yıkayan, yıkanmış uzun saçlarını tarayan kadınlar gördük ve de herkes güneşe oturmuş. Ne büyük nimet ama.

Pokhara paraşütçü cenneti gibi, Ölüdeniz misali. Pek çok firma var. Buradaki en önemli şey iniş yeri. Her yer dağ ve yamaç, azıcık düzlükleri de ekebilmek için ıslah etmişler. Tarlalar inşa edilmiş gibi, teras teras ve en küçük alan bile ekilmiş durumda.

Güzelce pansiyon ve mekanlar var. Biz özellikle bahçe ve terasına göre seçim yaptık. Odamızı da en çok güneş gören oda olarak seçtik. Isınmak için başka çare yok.

Dün pek çok uçuş oldu. Sarangot’tan kalkıp tepe üstünde uçan pek çok pilot oldu, iniş yeri de gölün hemen kenarında. Arkada uzaydan gelmiş oraya konuvermiş gibi duran Machapuchare zirvesi sivriliyor. Eteklerinde kaç kişi var acaba şu an, çadırını kurmuş, sıcacık yemeğini pişiren ve sonraki güne hazırlanan?

Sık sık kesiliyor elektrikler, bugün hava da kapalı, bulutlu, gece yağmış. Dünkü pırıl pırıl güneşten eser yok. Uçuş da yok malum. Ocak ayı uçulabilir gün sayısı istatistiklerini değiştirecek bir gün bugün. Ve bilin bakalım ne diyeceğim? Soğuk…

E bir sonrakinde de uçuştan bahsederim inşallah…

Hindistan’dan Nepal’e karayolu ile geçiş

Nevin, 14/01/12

Keyifli? Bir önceki yazımı yolculuk beklentimi yazarak kapatmıştım. Birazdan döneceğim o kısma.

Varanasi’deki son günümüzde, çarşıda bir önceki gün beğenip almadığımız elbiseyi alarak başladık. Hava uygun olduğundan giyeceğim hemen, ama buralar soğuk şu an. Biraz daha Ghat’larda dolaştıktan sonra vakitlice yola koyulduk.

Otobüs garı tren garına oranla çok daha temiz, ama tek bir İngilizce yazı bile yok. Otobüsümüze yerleştik ve saatini beklemeye koyulduk. 19.00’da hareket edecek otobüs sabah 05.00’da Sonauli’ye vardı. Çok ucuz bir seyahat etme biçimi ama kuşkusuz en konforsuzu. Çantalarımız için ekstra ücret talep ettiler, harala gürele neyse deyip verdik ekstra rupileri. Yol gidiş geliş, daracık ve engebeli. Hop oturup hop kalkarak ve inanılmaz bir sis içinde gittik. Gece olmaya başlayınca ısıtması olmayan otobüsümüzde soğuk daha da rahatsız edici olmaya başladı, gecenin ilerleyen saatlerde kabusa döndü. Neyimiz var neyimiz yoksa giyindik, havlularımızı örttük, hiç uyumadım. Sağlamalar (bizim sollamalar) Allahlık, Tata kamyonların yüzleri var; camları boyalı ve çoğu zaman göz gibi görünüyor uzaktan, kamyonun ışıklarına bağlı olarak da dişleri parlayan kafataslarına benziyor kamyonlar. Nasıl gözünü yumabilir insan sislerin içinden kurukafalar üstüne gelirken? Sadece oturdum ve zamanın geçmesini bekledim. Pencereden soğuk geliyor, ayaklarım buz kesmiş ve şoförümüz tüm yolculuk boyunca, motorun sesini bile bastıran yükseklikte Hint müziği dinliyor; Mp3 çalarımın da bir faydası yok. Öylece oturdum, belli bir saatten sonra sorgulamalar da kalmadı.

Sabah 05.00’te indik, donmuş olarak (hiç ama hiç sevmiyorum soğuğu ve şu an Himalayaların eteğine geziniyorum ???). Her zamanki karmaşa, rickshawcular, no no no’lar, karanlık, soğuk ve sis. Hint çıkış kapısına geldik. Sınır kapısına benzeyen tek bir şey bile yok, masanın üstündeki damga hariç. Mesaisine yarım saat önce başlamış olan görevliler de bunun için bizden ekstra para istediler. Neyse ki çabuk pes ettiler. Para kasasına mı benziyoruz yahu?

Nepal tarafına geçince hemen kalkan Katmandu otobüslerine bindik. Oysa ki ilk planlarıma göre Lumbini’ye (Buda’nın doğduğu yer) gidecektik. Hatta sınırı geçmeden önce bir de Kushinagar’a (Buda’nın öldüğü yer) gidecektik. Ama konforsuzluk ve paraşüt çantalı kestirme yapmaya zorluyor insanı. Otobüs yine soğuk tabi ki. Burada AC bayağı önemli bir özellik. Ah memleketimin Wi-Fi’li, sıcacık, geniş koltuklu, ikramlı otobüsleri. 10 saat daha gittik Katmandu’ya varana kadar. Bu sefer aç değildik ama 2 kg ya yakın muzumuz vardı.

Soğuk soğuk diyorum ya aslında biraz da hazırlıksız olduğumuz için tüm bu sıkıntı. Ne düşündüysek artık bilemiyorum. Çantamı hafif tutmak adına kıyafet namına üstümdekiler dahil varlığım şöyle: 1 alt içlik (24 saat üstümden çıkmaz oldu), 1 trekking pantolon, 1 kolsuz atlet (24 saat üstümde), 4 tişört, 1 uzun kollu penye, 1 mikro polar, 1 polar yelek, 1 sweat, windstopper ceket, 4 çift çorap, 3 takım iç çamaşırı, bere, eldiven. Aynı şeyleri 24 saat giyiyorum.

Hindistan’da olduğumuz süre boyunca hep vejetaryen beslendik, hep hafif hep rahat etti midem ve bağırsaklarım. Sanırım ter kokusunun olmayışı da bundan. Yoksa aynı giysilerle 1 hafta nasıl yaşanır? Evet giyilmiş kokuyor ama rahatsız edici değil.

Hayatımın en kötü, konforsuz yolculuğuydu. Bundan daha kötüsü kendimi güvende hissetmediğim bir yolculuk olurdu sanırım. Ama insana verilmiş en güzel özellik unutabilmek. Yoksa aynı acıları, tatsızlıkları aynı tazelikte duyarak yaşayabilir mi insan?

Sırada Katmandu, alışveriş ve gezenti halleri…

Uttapam

Nevin, 11/01/12

Birkaç ay önce diyetimi değiştirip, York Test sonuçlarına uygun olarak beslenmeye başlamıştım. En önem verdiğim şey de gluten hassasiyeti. Burada kendime göre harika bir yiyecek buldum. Uttapam. Güney Hint mutfağına özgü, pirinç unundan yapılmış bir gözleme-krep arası bir şey. Sebzeli de yapılabiliyor. Çok da güzel bir tadı var. Onun dışında yemekler kötü değil aslında. Özellikle de hamur işi tüken biriyseniz, paratha epey güzel, çapati güzel. Ama tabi buğday unundan yapıldıkları için ben yiyemiyorum.

Agradaki son günümüzde Taj Mahal’e doğru yürüyüp, hemen dibinde yer alan ve Lonely Planet rehberinde En iyi seçim olarak gösterilmiş Hotel Sheela’ya yemek yemeye gittik. Bahçesi çok güzel. Özellikle de Agra’nın kirli ve kasvetli ve gri sokaklarından sonra nefes alabiliyor insan. Yürürken bir baktık her yer temiz. Bir gün önceki kir pasak yok, esnaf ve hatta insan da yok, çığırtkanlar da yok. Meğerse Taj Mahal’i görmeye VIP gelecekmiş. İnanılır gibi değil, şehrin en önemli caddesi temizdi.

Tren istasyonu ayrı bir hikaye. Çişini raylara yapanlar, dişini fırçalayıp raylarda çalkalayanlar, kadınlı erkekli sürekli tükürenler. Ve raylarda devasa sıçanlar. Tren biletini alırken Sleeper biletinin ne olduğunu bilmiyorduk. Kaç kişi, nasıl bir düzen, nedir ne değildir. O kadar da kötü değildi. Ama biz hazırlıksız olduğumuz için donduk diyebilirim. 1 vagonda 72 kişi seyahat ediyor. 9 bölmeye ayrılmış durumda vagon ve 3 kat karşılıklı olarak 6 yatak yer alıyor. Hemen karşılarında da normalde koridor olan yere iki katlı yataklar var. Biz biraz vererek meğerse bu iki katlı yerden almışız bileti. Trenle ilgili en büyük korkum eşyalarımıza sahip olabilmekti. Ama yatağımızın kenarına aldığımız için sorun olmadı. Tabi soğuktan uyuyamayan ben hemen dibimde de olsa çantama baktım durdum. Çok soğuktu ve bizim tulumlarımız yoktu. Sleeper da seyahat etmek için tulum şart ve de sesten çok rahatsız oluyorsanız kulak tıkacı şart, çünkü son derece yüksek bir sesle sabahın altısında başlıyorlar konuşmaya, daha doğrusu bağrışmaya.

Tren yolculuğu tam 17 saat sürdü. Hem soğuktan hem de açlıktan üşüdük. Muz muz muz. Yanımızdan eksik etmememiz gereken en önemli şey. Trenden inince sorunsuz taşıdığımız çantalar gülle gibi geldi. Rezervasyon yaptırmış olduğum yere araç gitmediği için yürümemiz gerekirmiş. Biz de bize yapmayın deneni yaptık. Autorickshaw sürücüsünün önerdiği yerlere baktık. Neyse ki güzelce bir yer bulduk. Bahçesi olan. Bu kirli, gri, izbe yerlerde yeşil bir bahçe gibisi yok. Odalar hala temiz sayılamayacak bir durumda ama en azından sıcak suyumuz var. Akşam saat 6’dan sonra tabi, elektrikler gelince.

Sabah ilk kez güneş görerek uyandık. Hava yine de griliğinden ödün vermiyor, kirli gri. Hint ipeğinin nasıl yapıldığını görmek için Müslüman mahallesine gittik. Otobüs garında Müslüman Autorickshaw şoförünün peşine takıldık. Almak zorunda değilsiniz görmeniz yeter deseler de tek beklentileri para harcamamız. Hiçbir şey almayacağız deyince yüzleri gidiyor. Meraklısı için oldukça ucuz fiyatları. Tam İpek Pashimanalar 32 USD’ye alınabiliyor. Şehirde bir sürü dükkan var. Ama ben tabi kötü bir alıcı olduğum için hiçbir şey almadan çıkıyorum. O kadar al al al buna bak buna da bak denince sıkılıyorum. Ve de pazarlık olayı tabi. Yiğit olmasa ben herhalde çar çur ederdim paraları. Solduğumuz egzoz dumanından ve trendeki üşümeden sonra burunlarımız akıyor. Ama daha çok alerjik. Boğazım inanılmaz tahriş olmuş durumda. Aldığımız ilaçlar hakkını verecek sanırım. İstanbul’dan kaçış sebebim beni gönüllü olarak geldiğim buralarda buldu.

Konaklama yerimize dönerken Ghat’lerden geçerek nehir boyunca yürüdük. Son derece renkli kadrajlar yakalamak mümkün, ama nedense kimsenin fotoğrafını çekmek istemiyorum. Kimseyle para konusunda muhatap olmak istemiyorum sanırım. Burada her şey para. Beyazsanız sadece para olarak görünüyorsunuz insanlara. Hindistan’da en sevmediğim şeylerden biri de bu. Hiçbir şeyin değer karşılığı yok. Muzu bile alırken pazarlık ediyorsunuz. Akşam saatlerinde ise Ganj nehrinde tekne turu yaptık. Ghat’lar boyunca Varanasi’yi bir uçtan diğer uca geçtik. Her akşam yapılan törenlerden birini izledik ve ölü yakma törenlerine şahit olduk. Bambu sedyelerde parlak örtülere sarılmış bedenler önce Ganj’ın sularıyla yıkanıyor ardından da sırası gelince ağaçlarla sarmalanıp yakılıyor. 24 saat hiç durmadan devam ediyor bu törenler. Ve ateş yüzyıllardır sönmeden yanmaya devam ediyor. Ateşin sürekliliğini ve ölü yakma törenlerini Dokunulmazlar yönetiyor. Kast sistemi her ne kadar yasaklanmış olsa sanırım hala yaşamaya devam ediyor. Varanasi bir Hindu’nun yakılmak isteyeceği en önemli yermiş. Hacca gelir gibi bu sularda yıkanmak için geliyor Hindular. Çocukluğumdan beri duyduğum gibi külleri de Ganj nehrine savruluyor. Eşi benzeri olmayan deneyimler bunlar. Töreni izlerken hiçbir önemimin olmadığı hissisine kapıldım, daha doğrusu onların böyle düşündüğünü hissettim. Törenler sırasında yanan ölülerin etraflarından keçi, köpek, inek geçiyor, duruyor ama etraftaki her şeyin bir parçası sadece. Ölüm de yaşamın gerçeği söylemi gibi, burada bunu daha yalın görebiliyorum.

Konuyu pisliğe getirmeden edemeyeceğim. Burada sokakta her türlü hayvan yaşıyor. Fareleri saymıyorum bile, köpekler başıboş, ara sıra kediler görünüyor, maymunlar elektrik tellerinde sıkça arızalara yol açıyor ve inekler yollarda sokak hayvanı misali yaşıyor, pisleterek. Çoğu hayvan çok bakımsız, yara bere içinde ciltleri. Ama ne önemi var ki, burada insanlar da bu durumda zaten. Sanırım sırtını dönüp işeyen insanlara alışamayacağım. İstiklal gibi bir caddede vitrinlerin hemen yanındaki bir duvara işemek gibi bir şey bu. ???. Aklım almıyor. Ya nehir, o da pislik içinde, kutsal saydıkları nehir pislik içinde. Ama onlara pis geliyor olmasa gerek. Kaldığımız yerler de sanırım yerlilerin temizlik anlayışının çok üstünde. Temizlik demişken bir de turistlerden bahsetmek istiyorum. Gelir gelmez çoğu yerel kılığa bürünüyor. Sariler giyiliyor, şallar, şalvarlar. Keşke bununla kalmasa. Muhtemelen kendi ülkesinde asla yapmayacağı şeyleri de yapabiliyor. Mesela nasılsa almış başını yürümüş pislik diyerek elindeki çay bardağını tren camından fır diye atıveriyor. Elinde çöpü yere atanlar ve tükürenler de görmedim değil. Temizlik sanırım içten geliyor. 11 yaşımda Türkiye’ye geldiğimde yediğim Halley’in çöpünü saatlerce elimde tuttuğumu hatırlıyorum. Beni gören aile dostumuz da atsa ne tutuyorsun bunu demişti. Atmadım, atamadım. Wall-E’yi izlemeyen varsa şiddetle tavsiye ederim. Sanırım gerçek olursa burada Hindistan’da başlayacak her şey.

Ve son olarak hislerimden bahsetmek istiyorum. Kutsallığa dair, yüceliğe dair hislerden. Varanasi dünyadaki pek çok insan için eşsiz bir yer ama benim için havanın, etrafın temiz olmadığı bir yer asla kutsal olamaz. Benim için kutsal öz olandır, doğanın kendisidir. Umarım gezimizin bundan sonraki kısımlarında içimdeki huzur hisleri uyanır. Tıpkı güneşi doğurduğum sahillerde olduğu gibi.

Not: Bu yazıyı akşam yazmıştım. Kaldığımız yerde internet olmadığı için bu sabah bir cafeye geldik. Hem mağaza hem kafe. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel yer. Güzel masaları var ve her yerde renk renk ipek elbise, şal ve perdeler asılmış. Open Hand Cafe. Bugün yerel bir otobüsle Nepal sınırına geçiyoruz. Otobüs dolmuş gibi kalkıyor saati gelince, önceden bilet almaca yok. Üniversitedeyken, yamaçparaşütü gezilerine belediye otobüsüyle gidilirdi:) pek bir konforsuz ama bir o kadar da keyifli. Bu da böyle bir şey olacak gibi.

Şimdilik Hindistan’ı geride bırakıp, Katmandu’ya, ordan da Pokara’ya geçeceğiz…

Önceki »

Galeriden seçmeler

Get the Flash Player to see the slideshow.

Kategoriler

  • Hikayeni Seç